
GÖLGE YAZILAR (Gölgeye düşen her iz, bir gün ışığa çıkar)
GÖLGE YAZILAR (Gölgeye düşen her iz, bir gün ışığa çıkar)
Türk dünyası edebiyatının izini süren edip ve edebiyatçıları, “Her yazıda bir hayat, her satırda bir iz” kabulüyle Cahit Günay’ın kaleminden tanımaya devam ediyoruz. Yazı dizimizin üçüncü konuğu: Yağmurun Altında Bir Kalem: Şemsiyye Kerimova Bazı yazarlar sadece yazmaz… Hisseder. Ve hissettikçe, okuyucusuna da hissettirir. İşte bugünkü konuğumuz Şemsiyye Kerimova da böylesi yazarlardan biridir. O, kelimeleri yalnızca anlatmak için değil, dokunmak için kullanır… Tovuz’da başlayan bir hayat… Sonra satır aralarına sığınan yıllar… Radyo sesleri, gazete kokuları, mürekkebe bulanmış bir ömür… “Gənclik”te başlayan yolculuk, nice gazete sayfalarından geçip “Yeni Tefekkür”de bir yuvaya dönüşür. Ama bu, onun için bir meslek hikâyesi değildir. Bu, insan kalabilmenin hikâyesidir. Çünkü o, sadece haber yazmaz. İnsan yazar. “Savaş olmasın…” derken bir cümle kurmaz aslında… Bir vicdanı ayağa kaldırır. “İlk yıkılan bina değil, insanlıktır” dediğinde, uzak coğrafyalardan değil, insanın içinden konuşur. Irak… Suriye… Filistin… Ukrayna… Hepsi birer isimdir haritada. Ama onun kaleminde, hepsi bir çocuğun korkusu, bir annenin bekleyişi, bir babanın çaresizliğidir. O yüzden onun yazılarında rakamlar yoktur. Yarım kalmış hayatlar vardır. Ve bu satırlar, ister istemez okuyucuya Cengiz Aytmatov’u hatırlatır… Onun Toprak Ana eserinde anlattığı gibi; savaş sadece cephede değildir. Asıl savaş… Bir annenin içindedir. Bir çocuğun gözlerinde… Toprağın sessizliğinde… Aytmatov, savaşın görünmeyen yüzünü anlatır: Açlığı, özlemi, bekleyişi… Cepheye gidenin değil, geride kalanın yüreğinde kopan fırtınayı… Şemsiyye Kerimova da aynı yerden seslenir bize. Savaşın haritalarda değil, insanın kalbinde yıkım olduğunu hatırlatır. İnsanın insana karşı değil, aslında kendine karşı verdiği o derin sınavı… Ve bilir… Savaşı başlatanlar başkadır, bedelini ödeyenler başkadır. Bir de yağmur vardır onun dünyasında… Sessiz, ince, hatırlatan bir yağmur… “Yağmurun sesi…” dediğinde, aslında bir hatırayı anlatır. Bir gidişi… Bir dokunuşu… Bir daha geri gelmeyecek olanı… Yağmur onun kaleminde sanki ıslanmadan konuşur gibi. Her damla bir isim, her iz bir hatıra… Zaman geçer… İnsanlar gider… Ama sesler hep kalır. İşte tamda o sesleri sade bir dille yazar Şemsiyye Kerimova.
iste tamda o sadeliğin içinde derin bir dünya gizlidir. Kelimeleri süslemeden olduğu gibi bırakır. Çünkü en gerçek acıların en sade cümlelerde saklandığına inanır, Yıllar geçer… Ödüller gelir… Unvanlar verilir… “Emekdar gazeteci” denir, “Altın kalem” verilir… Ama o, hâlâ aynı yerde yani İnsanın yanında durur. Belki de bu yüzden kurduğu şey bir gazeteden fazlasıdır. Bir sayfa değil, bir yol… Bir yazı değil, bir duruştur. Şemsiyye Kerimova… Gazeteciliğin sesi, edebiyatın sessizliği… Bir elinde hakikat, bir elinde hatıra… Ve ikisinin tam ortasında, yağmur gibi yağan bir kalem… Belki yazdıkları bir savaşı durdurmaz… Ama bir kalpteki kırgınlığı susturabilir. Belki zamanı geri getirmez… Ama bir hatırayı yeniden yaşatabilir. Ve bazen… Sadece yağmurun sesini dinleterek, insanı kendine geri döndürebilir. İyi ki tanıdık sizi Şemsiyye Kerimova… Azerbaycan’a selamlar…
Gölgeye düşen her iz, bir GÜN ve AYla ışığa çıkar…
Cahit GÜNAY