EZELDEN DÜNYAYA, DÜNYADAN EZELE (ÖYKÜ)

3 hafta önce|Yazan: Yönetici|3 dakika
EZELDEN DÜNYAYA, DÜNYADAN EZELE (ÖYKÜ)
EZELDEN DÜNYAYA, DÜNYADAN EZELE (ÖYKÜ)

EZELDEN DÜNYAYA, DÜNYADAN EZELE Henüz zaman yaratılmamıştı. Ne gece vardı ne gündüz… Ne gök kubbe kurulmuştu ne de toprağın bağrında tek bir filiz yeşermişti. Sessizliğin bile adı yoktu. Sonsuzluğu kuşatan yalnızca ilâhî nur, mutlak kudret ve sonsuz rahmet vardı. O ezel âleminde bütün ruhlar aynı hakikatin etrafında toplanmıştı. Ne zengin vardı ne fakir, ne güçlü vardı ne güçsüz. Her ruh aynı cevherden yaratılmış bir nur damlasıydı. Ayrılık bilinmez, hasret yaşanmaz, korku hissedilmezdi. Her şey ilâhî huzurun içinde akıp gidiyordu. Sonra bütün varlığı kuşatan ilâhî hitap yükseldi: "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" Bütün ruhlar tek bir nefes gibi cevap verdi: "Evet! Şahit olduk." İşte o an ezelî ikrar mühürlendi. Her ruh, Rabbine bağlı kalacağına söz verdi. Ardından büyük yolculuk başladı. Her ruha ayrı bir kader, ayrı bir imtihan yazıldı. Kimisi dağ köylerinde doğacak, kimisi şehirlerin kalabalığında yaşayacak, kimisi bollukla, kimisi yoklukla sınanacaktı. Kimisi sevdayla olgunlaşacak, kimisi ayrılıkla pişecekti. Dünya kapıları açıldığında ruhlar beden elbisesini giydi. İnsan, geldiği yeri unuttu; dünyanın aldatıcı güzelliklerine kapıldı. Mal, makam ve hırs birçok gönlü esir aldı. Oysa kalbin derinliklerinde tarif edilemeyen bir özlem yaşamaya devam ediyordu. Çünkü her insan, farkında olmasa da ayrıldığı ilk yurdu arıyordu. Gezgin de o arayanlardan biriydi. Ömrü boyunca yollar yürüdü; dağlara çıktı, dergâhlarda oturdu, nice bilgenin sohbetine katıldı. Kitaplar okudu, tefekkür etti, geceleri yıldızlara bakarak Rabbini andı. Günün birinde anladı ki aradığı hakikat ne uzak diyarlarda ne de insanların övgüsündeydi. Aradığı hakikat, kendi gönlünün derinliklerinde saklıydı. Bir gece secdede gözyaşları içinde dua ederken kalbine ince bir nida düştü: "İnsan dünyaya ait olmak için değil, ezelde verdiği sözü hatırlamak için gönderildi." O andan sonra her insana başka bir gözle bakmaya başladı. Her yüzde aynı nurdan bir iz, her kalpte aynı emanetten bir parça görüyordu. Kırılan bir gönlü onarmayı ibadet bildi, bir mazlumun duasını en büyük hazine saydı. Yıllar geçti. Ömrünün son demlerinde yüksek bir tepeye çıktı. Güneş ufukta kaybolurken gökyüzü ezel yurdunu hatırlatan renklerle süslenmişti. Rüzgâr yüzünü okşarken gözlerini kapattı. İçinde derin bir huzur doğdu. Kalbi ona fısıldıyordu: "Dünya bir konaktır. Asıl yurt, ezelde söz verdiğin yerdir." Gezgin tebessüm etti. Artık biliyordu ki ölüm bir son değil, ezelde verilen ahde yeniden kavuşmanın kapısıydı. Son nefesinde dudaklarından şu sözler döküldü: "Biz aynı ikrarda birdik... Dünya bizi ayırdı sandı. Oysa hakikat, başladığımız yere yeniden dönmekten ibarettir." Ve ruhu, beden kafesinden ayrılarak sonsuz nurun ülkesine doğru kanat açtı. Orada ne gurbet vardı ne hasret ne de ayrılık… Yalnızca ilk ahdin, ilk sevdanın ve sonsuz vuslatın ebedî huzuru vardı. YUSUF GÜL

EZELDEN DÜNYAYA, DÜNYADAN EZELE Henüz zaman yaratılmamıştı. Ne gece vardı ne gündüz… Ne gök kubbe kurulmuştu ne de toprağın bağrında tek bir filiz yeşermişti. Sessizliğin bile adı yoktu. Sonsuzluğu ku